18 Aralık 2009 Cuma

kazdağları...ida'da o dönem yaşamak tanrı veya tanrıça olmak lazımmış:))))





önüne veya arkasına birşeyler eklemeye gerek yok yeterince büyüleyici zaten...........

Troya Efsanesi M.Ö. 1300 yıllarında, Anadolu’nun kuzey batısında,bu gün Biga yarımadası olarak anılan Troas bölgesinde, Kral Priamos'un ülkesi Troya’da insanlar bolluk ve zenginlik içerisinde yaşarlardı ve sosyal hayat çok gelişmişti.Bu bolluk ve zenginlik komşularının iştahını kabartır ve savaş çıkarmak, troya’ya saldırmak ve yağmalamak için bahaneler ararlardı. Fakat şehrin surları çok sağlam olduğu için geçemezlerdi. Kral Priamos'un karısı Hekabe oğlu Hektordan sonra ikinci çocuğuna hamile idi. Hekabe bir gün rüyasında, karnından çıkan alevlerin bütün şehri yaktığını görür. Rüyasını krala anlatır. Kral Priamos, durumu kahinlere sorar. Kahinler, doğacak çocuğun Troya’nın yok olmasına sebep olacağını, bu nedenle öldürülmesinin gerektiğini söylerler. Çocuk doğar, annesi çocuğuna kıyamaz, adını Paris koyar ve öldürülmesine karşı çıkar. Fakat baskılara birkaç ay dayanabilir. Çocuğu öldürmek üzere İda dağına götüren görevliler, öldürmeye korkarlar, bu işi vahşi hayvanlar yapar diyerek dağın derinliklerine bırakır ve dönerler. Dişi bir ayı bebeği bulur, onu emzirerek ölümden kurtarır. Daha sonra Agelaos adında bir çoban bulur ve Parisi evlat edinir. Adını Aleksandros koyarlar, çobanlığı öğretirler. Güzüpek, güçlü kuvvetli yakışıklı bir delikanlı olur. Diğer kardeşlerine bakarak onlardan farklı olduğunu görür. Ormanda yaşayan ağaç perisi Oinone ile tanışır ve onunla evlenir. Bu çağlarda gökyüzünde, yüksek dağların doruklarında tanrılar ve tanrıçalar yaşardı. Bu tanrılar insanların kaderlerini belirler. Onlarla evlenir, yarı tanrı yarı insan çocuklar doğardı. Bu tanrı ve tanrıçaların en büyüğü Zeustu. Olimpos dağında, deniz kızı güzel Thetis ile ölümlü bir insan oğlu olan Peleus’un düğünü vardı. Tüm tanrı ve tanrıçalar düğüne davet edilmişti. Sadece kavga ve nifak tanrısı Eris davet edilmemişti. Düğüne davetsiz olarak gelen Eris adına yakışır bir davranışta bulunarak, altın bir elmanın üzerine en güzele diye yazarak düğün sofrasının ortasına atar. Güzel olduğunu iddia eden tüm tanrıçalar altın topa sahip olmak için uğraş verirler. Sonunda, altın elma, güçlü olan üç tanrıça Zeusun karısı Hera, Akıl tanrıçası Athena ve Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit’te kalır. Altın elmayı baş tanrı Zeusa vererek, en güzele vermesini isterler. Zeus tanrıçaları kızdırmak istemez. Böyle işlerden anlamadığını fakat İda dağında çobanlık yapan, aslında kral oğlu olan, Paris’in bu işi yapabileceğini söyler. Tanrıçalar Paris’i İda dağında sürülerini otlatırken bulurlar. Altın elmayı eline verirler ve bunu içlerinden en güzele vermesini isterler. Paris karşısında üç güzel kadını görünce şaşırır. Duraklar. Parisin bu duraklamasını kararsızlığına veren Hera, altın elmayı kendisine verirse ona Asya krallığını vereceğini söyler. Athena, sonsuz akılı ve başarıyı vereceğini söyler. Afrodit ise dünyanın en güzel kadını olarak bilinen Spartalı Helena’nın aşkını vereceğini söyler. Paris elmayı Afrodite verir. Bu duruma diğer tanrılar çok sinirlenirler, Paris’e kızarlar ve kinlenirler. Paris bu olayı unutamaz. Aklında hep Spartalı Helena vardır. Bu beklemeye daha fazla dayanamaz, karısı Oinone’yi ve İda dağını terk ederek Troyaya gider. Oinone, ona bir gün yaralanırsa kendisine gelmesini söyler. Bu sırada şehirde yarışmalar vardır. Yarışmalara katılır ve birinci olur. Troya kralı Piriamos tarafından ödüllendirilmek üzere huzura çağrılır. Paris'in , kahin olan kız kardeşi Kassandra onu tanır. Ailesine kavuşur. Kral Priamos, Sparta ile aralarında bulunan anlaşmazlığı gidermek üzere oğlu Parisi elçi olarak Spartaya gönderir. Paris, Kral Menelaos ve güzel karısı Helena’ya konuk olur. Kral Menelaos’un büyük babası Girit kıralı Katreus ölür. Karısı Helena’yı misafirleri ile bırakarak cenaze için Girit’e gider. Paris, Helena ile yalnız kalır. Afroditin de gayretleriyle Helena Parise aşık olur. Helena çeyizini de yanına alarak, Paris ile Troya’ya kaçar. Troya’ya saldırmak için fırsat kollayan Kral Menelaos’un ağabeyi Kral Agamemnon beklediği fırsatı bulmuştu. Akhalardan ve yandaşlarından, bin parçalık gemiden oluşan bir ordu kurar ve troya önlerine gelir. Savaş on yıl sürer. Şavaşta tanrılarda taraf tutar. Altın elmayı kendilerine vermediği için Hera ve Athena, Parise ve Troyaya karşıdırlar. Afrodit Troya’dan yanadır. Düğünleri olan deniz kızı Tetis ve ölümlü Peleustan, Akhaların en büyük savaşçısı Akhilleus doğar. Akhilleus, Troyalıların kahramanı ve Paris’in kardeşi Hektor’u öldürür. Vücuduna silah işlememektedir çünkü doğduğunda annesi onu topuğundan tutarak kutsal suya batırmıştır. Paris, Akhilleusu topuğundan vurarak öldürür. Kendiside kasığından vurulur.Aklına terk ettiği karısı su perisi Oinone’nin söyledikleri gelir. Ondan yardım ister fakat Oinone duymazdan gelir. Paris ölür. Pişman olan Oinone yardıma koşar fakat geç kalmıştır. Parisin ölümüne dayanamaz ve oda canına kıyar. İki tarafta birbirine üstünlük sağlayamaz. Akhaların ünlü Krallarından Odysseus İda dağının köknarlarından tahta bir at yaptırır. İçine kendiside dahil askerlerini yerleştirir. Akha ordusu toplanarak gideler. Troyalılar savaşın bittiğine çok sevinirler. Şenlikler düzenlerler. Tahta atın Tanrıça Athena için yapıldığına ve kutsal olduğuna inanırlar. Bu nedenle tahta atı surların içine alırlar. Geç vakitlere kadar şarap içip eğlenirler. Yorularak derin bir uykuya dalarlar. Tahta atın içinde bekleyen Akha askerleri yerlerinden çıkarak şehrin kapılarını, geri dönen askerlere açarlar. Şehri tamamen yakıp yıkarlar. Güzel Helana’yı da yanlarına alarak memleketlerine dönerler. Troya kral soyundan olan prens Ankhises ile tanrıça Afroditin oğlu olan, Aeneas, annesinin de yardımıyla savaştan kurtulan Troyalılarla birlikte, İda dağının en yüksek tepesi olan Gargaros tepesinin eteklerinde bulunan ve kutsal alan olarak kabul edilen Kartal çimeni yaylasına sığınır. Etraflarına daire şeklinde taştan bir duvar örerler. ( Bu duvar kazdağlarının zirvesinde hala durmakta olup Kaz avlusu olarak bilinmektedir. ) Burada tanrı Zeusun korumasında birkaç yıl kalırlar. Sonra bugünkü Altınoluk yakınlarında bulunan Andandros kentinin tersanelerinde İda dağının kerestesini kullanarak yaptıkları gemilerle, bugünkü İtalya’ya giderek Roma kentini ve imparatorluğunu kurarlar.

1 yorum:

yorum yaz

Bu gadget'ta bir hata oluştu